top of page

Yukarı Bakınca Gökyüzüyse...


Apartmanlar. Cereyanlı girişler, hani sıcaktır, yürürsün, aslında o saatte dışarıda olmaman gerekiyordur da mecbursundur, yürümüşsündür. Yüzüne çarpar serinlik. Önce bir ferahlık sonra bir rutubet... Peşinden mantar bir pano... Aidatlar vardır orada, baksan sana tanıdık gelmeyecek rakamlar.

Renk renk zevksizlik bağıran vitrin çerçevesi boyaları... Önceden yağlı boyaydı bunlar, şimdi hepsini plastik yaptılar. Sıralanmışlar. Bir heyecan poz veren köy çocukları gibi irili ufaklı dükkanlar. İçlerinde ne var... Baksan önce kendini görürsün camlarında. Barışıksan içeri, değilsen ileri, kendinle, yürü.

Bir de kaldırımlar... Kırık taşlarla, taşların arasından renk vermeye çalışan yosunsu canlılarla ve doğalgaz kutularıyla ve bisikletlerle ve sepetlerle, içlerinde kitap, kaset, kağıt bardak, pipet, belki birkaç rüzgâr gülü, glikoz şurubu tenekeleri sonra sıcak tulumba tatlıları için, bir kuş kafesi, birkaç damacana ve küçük bir ayaktan düşmüş tek bir patik; ve az önce dükkanının önünü sulamış esnafın bereket algısıyla ve tahtaya çarpan zarların kahkahasıyla, kahve tutan bir elin gölgesi, sevdiğini bekleyen birinin tedirginliğiyle ve eğilmeden görülemeyecek karıncaların eklemleriyle, tozla, balgamın yeşili ve erimiş de kararmış, nanesinden arınmış sakızın tuzağıyla dolu kaldırımlar...

Kaldırımların bittiği yerde sona kadar uzayan, sonuna gidince sonlanmayacağı anlaşılan oluklar... Bir su yürüyecek kesin.

Yol. Taştan. Kare. Ortasında hafif bir yükselti, sanki altında uyuyan biri varmış gibi.

Sağı ve solu, yeri ve sakinlerini tanıdın.

Yukarı bakınca tavansa, bir koridor burası... Girince bir an önce çıkmak istersin koridorlardan. Okul koridoru, vergi dairesi koridoru, cezaevi koridoru... Yarıya kadar boyalı duvarlar. Boyası sökülmüş yerlerinden hırıltılar akar. Eskiden pembeymiş demek, sonra üstünü griye boyamışlar. İçin sıkıldı mı?

Sağı, solu ve yeri, ve birlikte saydım sakinlerini...

Yukarı bakınca gökyüzüyse bir sokak burası... Gökyüzünü çok güzel anlattılar, bilirsin. Yürü.

Küçük, sığınacak, ışıklı ve resimli, rahatsız sandalyeli ve deri koltuklu bir yer bul kendine. Hemen titremesin ellerin. Bacaklarını da durdur.

Kim bilir kaç kez geçtin bu sokaktan. Daha önce de dalgalanıyor muydu kaldırımlar? İnsanlar hareketsiz miydi böyle hep? Sessizliği fark ettin mi, şehrin ortasında... Olacak şey mi? Kim bilir kaç kez geçtin bu sokaktan, aklında küçük bir tatil planı. Renkli şemsiyeler. Sırtına iz yapacak şezlonglar. Yuvarlak çakıllar yaşlanmakta. Göz kapaklarında seyrettiğin noktalar. Gözün önünde değil de içindeki jel kümeleriymiş meğer onlar. Merak etme kör olmayacaksın. Yaşlandıkça çoğalacaklar sadece. Bunu sonra düşünürsün. Sakinledi mi ellerin? Denizden bahsetmedim hiç, girmeyi değil de kenarında uzanmayı seversin belki.

Kim bilir kaç kez geçtin bu sokaktan, ay dediğin dönüp gelir, gözaltlarında yorgunluk belirtileri. Yine de bir sevinç, haklı bir kıvanç, bir meydan okuma. Biraz daha eksilme, bazı ölümler, fark etmeyeceğin hücrelerinde, bir günde bile bazen. Ya da bir anda...

Kim bilir kaçıncı kez geçişinin sonuncusu mu acaba bu sokakta? Erimiş mumlar gibi boy boy duran apartmanların arasından yürüyen insanlar... Apartmanlar. Kimse kafasını kaldırıp da bakmıyor değil mi onlara... Sen baktın mı? Sokaklar tanıdık da ya bekleşen apartmanlar? Bak. Balkon demirleri, demirlere gerilmiş çadırlar, asılmış tek tük bayraklar, duvarlara çakılmış küçük çivilerde beyaz ipler geçirilmiş dolmalıklar, yeşilmiş, bekleyince sarı olacaklar, yeterince bekleyince de kırmızı... Camları siliyor biri, hiç mi kalkmıyor böyle yüksekte, pencerenin dışında, içi...

Apartmanlar da bu kadar, boynunu ağrıtma. Kulunçlarını alıştırırsan sonra hep ovulmak ister. Oluklar kuru, kimse yıkamıyor dükkanın önünü akşamüstü. Doksan yedi yılının içinde bir akşamüstü, ne yapıyordun acaba... Mutlaka çok mutlu olduğun günler...

Bir şey bekliyor gibiydin ne vakittir. Unuttukların, hatırladıkların, ağladıkların, sustukların... Bir sokak, hem bilmem kaç kez geçtiğin, nasıl yapar bunu bir anda?

Az sonra gelecek, önünden geçip gidecek. Yere bakarak yürüyecek. Seslensen de duymayacak. Henüz vakti değil demek ki.

Sokak duracak elbet yerinde, getirip verecek ellerini ellerine.

Ama sen onu beklemediğinde...

Bunun için sokağın da yapacağı bir şey yok.


33 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page